Oğuz Çelikkol 2019

Oğuz Çelikkol 2019 Oğuz Çelikkol

Oğuz Çelikkol

Ankara-Moskova hattında yeni gelişmeler

29 Ocak 2019

Türkiye-Rusya ilişkilerinin temelini iki ülke arasındaki ticari ve ekonomik işbirliğinin oluşturduğu çok açık bir şekilde görülüyor. İki ülke ekonomileri birbirlerini tamamlıyor. Türkiye’nin enerji ihtiyacının karşılanmasında Rusya’dan ithal edilen doğal gazın büyük bir payı var. Türk Akım boru hattının bitmesiyle Türkiye’nin enerji güvenliği daha iyi bir şekilde sağlanmış olacak. Rusya da Türk Akım boru hattıyla Balkanlar ve Güney Doğu Avrupa doğal gaz pazarına ulaşımda önemli bir üstünlük sağlayacak.

Rusya, Türkiye sanayi ve gıda ürünleri ihracatı için önemli bir Pazar.  İki ülke arasındaki dış ticaret hacmi 2018 yılında 26 milyar dolar seviyesine gelmiş durumda. Rusya uzun bir dönemden beri Türkiye’nin 2. büyük ticaret ortağı. Enerji ve ekonomik işbirliği turizm alanındaki hızlı gelişmeyle destekleniyor. Geçen yıl Türkiye’yi ziyaret eden Rus turist sayısı 6 milyonu bularak, rekor bir düzeye ulaştı. Bu rakam Türkiye’yi Rus turistlerin tercih ettiği ilk ülke duruma getiriyor.

Türkiye ile Rusya arasındaki enerji alanındaki işbirliği doğal gazla sınırlı kalmıyor. Türkiye’nin ilk nükleer enerji santralı Akkuyu’da Ruslar tarafından (Rus teknolojisiyle) inşa ediyor. Akkuyu Nükleer Enerji Santralının ilk ünitesinin (Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasının 100. yılı olan) 2023 senesinde hizmete girmesine çalışılıyor. Türk müteahhitlik firmalarının Rusya’daki faaliyetleri önemli bir seviyede. Bütün bu yönleriyle iki ülke birbirleri için vazgeçilemez birer ekonomik ortak durumuna gelmiş vaziyette.

Türkiye-Rusya ikili ekonomik ilişkilerinin 2015 uçak düşürme krizini başarıyla atlatmış ve 2015 yılı öncesinin de önüne geçmiş olması çok önemli. 2015 uçak krizinden kalan bazı pürüzlerin de çözümlenmesine çalışıldığı anlaşılıyor. Türkiye açısından Rusya’nın Türk vatandaşlarına uyguladığı vize muafiyetlerinin genişletilmesi ve kriz öncesi vize rejimine dönülmesi önem taşıyor.

İki ülke liderinin son Moskova görüşmesinde ekonomik ilişkilerin daha da geliştirilmesi yollarının bulunması konusunun masada olduğu biliniyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Putin esasen sık sık görüşüyorlar. Basında iki liderin 2018 yılı içinde 7 kez yüz yüze 18 kez de telefonda görüştükleri bilgisi yer alıyor. Ankara ile Moskova arasında bu en üst düzeyde gerçekleşen görüşme trafiği bile Türkiye-Rusya ilişkilerinin iki taraf için de önemini açıkça ortaya koyuyor.

Türkiye ile Rusya arasında Suriye’de yürütülen işbirliği bütün Dünya’nın ilgisini çeken bir durum. Esasında Rusya Şam rejimini destekliyor ve Suriye politikasını Şam rejiminin güçlendirilmesi üzerine kurmuş vaziyette. Türkiye ise Suriye ılımlı muhalefetini destekliyor ve muhalefetin güçlendirilmesine çalışıyor. Temelde bakıldığında Türkiye ile Rusya’nın Suriye’de siyasi çözüm için işbirliğini gerekli kılan durum da bu. Suriye’de (siyasi çözüm için) Şam rejimiyle Muhalefetin bir şekilde anlaşması gerekiyor; Rusya ve Türkiye de bunu sağlamaya çalışıyor.

Türkiye ile Rusya’nın (Astana Süreci içinde) Suriye’de çözüm için buldukları yol ise bir Anayasa Komitesi’nin öncelikle kurulması ve Suriye’de normalleşmeyi sağlayacak, ülkeyi tekrar birleştirecek bir Suriye Anayasasının ivedilikle yapılması. Bunun kolay bir iş olmadığı Anayasa Komitesinin daha kurulması safhasında karşılaşılan zorluklardan da açıkça görülüyor.

İki liderin son Moskova görüşmesinde Anayasa Komitesi konusunun ağırlıklı olarak masada olduğu izlendi. Putin’in, Moskova Zirvesi sonrasında yapılan basın toplantısında, Anayasa Komitesinin (bir türlü) kurulamamasından Batılı ülkeleri suçlaması ise ilgi çekiciydi. Putin İstanbul’da yapılan 4’lü (Türkiye, Rusya, Almanya ve Fransa) Zirve’de liderlerin Anayasa Komitesinin kurulmasını onayladıklarını, ama şimdi Batılı ülkelerin BM Suriye Özel Temsilcisi üzerine baskı oluşturarak Komite’nin kurulmasını engellediklerini ifade etti.

Yazının devamı...

King Kong Godzilla’ya karşı

24 Ocak 2019

Başkan Trump’ın 2016 yılında yapılan Başkanlık seçimini kazanması bütün Dünya kadar, Vaşington’u da şaşırtmıştı. Başkan Trump’ın ilk önce Cumhuriyetçi Parti Başkan adaylığını alamayacağı, bir şekilde yarıştan ayrılacağı beklentisi içinde olan Vaşington’daki kurulu siyasi yapı, daha sonra Trump’ın Demokrat Parti Başkan adayı Hillary Clinton karşısında seçimi kaybedeceği beklentisi içine girmişti.

İş adamı olan ve daha önce Vaşington’da hiçbir hükümet görevi üstlenmemiş olan Donald Trump, bütün beklentilerin önüne geçerek, ilk önce Cumhuriyetçi Parti’nin Başkan adaylığını aldı ve 2016 Kasım Başkanlık seçimlerinde Demokrat Parti adayı Clinton’u (beklenmedik şekilde) yenerek, 20 Ocak 2017 tarihinde yemin etti ve ABD Başkanlığı koltuğuna oturdu.

Başkan Trump bu hafta başında ABD Başkanlık görevinde ilk 2 yılını tamamladı. Bu 2 yılın ne Trump ne de ABD için kolay geçtiğini söylemek mümkün değil. Başkan Trump’ın 4 yıllık Başkanlık süresinin (iki yıllık) 2. döneminin çok daha zor geçeceği görülüyor. Buna rağmen Başkan Trump 2020 yılında yapılacak Başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti’den yeniden aday olmayı istediğini ortaya koyuyor ve Vaşington’da 2020 Başkanlık seçim kampanyası başlamış gibi.

Buna karşılık Vaşington’daki bazı çevreler Başkan Trump’ı görevden alma veya Trump’ı (bir şekilde) istifaya zorlama niyetinden vazgeçmiş gibi görünmüyorlar. Bunlar arasında Demokrat Partinin önde gelen isimlerinin ve önemli basın-yayın organlarının da bulunduğu izleniyor. Hatta Cumhuriyetçi Parti içinde bile Başkan Trump’dan bu şekilde “kurtulmayı” umanların bulunduğuna işaret ediliyor. Başkan Trump’ın çevresinde yer alan kişiler hakkında, 2016 Başkanlık seçimlerine müdahale ettiği ileri sürülen Rusya ile işbirliği yaptıkları şüphesiyle, açılmış Kongre içi ve dışı soruşturmalar devam ediyor.

Bu soruşturmaların nereye gideceği, nasıl sonuçlanacağı veya Başkan Trump’a kadar ulaşıp ulaşamayacağı belli değil. Ama hemen her gün yeni bir iddia ortaya atılıyor ve Vaşington bu iddialarla çalkalanıyor. Son olarak Başkan Trump’ın eski avukatlarından Micheal Cohen’in Başkan Trump’ın kendisinden (Trump’ın)  Rusya ile olan iş ilişkileri konusunda Kongre’ye yalan söylemesini istediği yönünde suçlamalarda bulunduğu şeklinde ABD basında yer alan haberler Vaşingtonu daha da karıştırmışa benziyor.  Başkan Trump bu suçlamaları kesinlikle reddediyor ve bu iddiaların (kendisi aleyhine çalışan) “sahte basın” tarafından kastı olarak üretildiğini ve ortaya çıkartıldığını ileri sürüyor.

Ama bir ABD Başkana yöneltilen yabancı bir ülke (Rusya) lehine çalıştığı, seçimleri kazanmak için bu ülke ile (şu veya bu şekilde) işbirliği yaptığı, bu ülke ile iş bağlantılarını seçim kampanyası sırasında Amerikan halkından sakladığı suçlamaları son derece ağır ve geçmişte örneği görülmüş bir şey değil. Bu suçlamaların ABD Başkanını bir şekilde köşeye sıkıştırdığı, Vaşington’daki havayı büyük ölçüde bozduğu, ABD-Rusya ilişkileri başta olmak üzere ABD’nin dış politikasını da olumsuz bir şekilde etkilediği açık. Dünya’nın Vaşington’daki kaos havasını yakından izlediği, ABD’nin Dünya’daki “güvenilirliğinin” olumsuz şekilde etkilendiği ortada.

Başkan Trump’ın görevini yürütmedeki kendine özgü (kaba olarak nitelendirilen) stilinin de işleri karıştıran bir faktör olduğu sıklıkla işaret edilen bir konu. Başkan Trump’ın dış politikayı attığı fevri “twitlerle” yönlendirmek istemesinin, sıklıkla fikir değiştirmesinin Vaşington’a güveni azaltıcı bir etki yaptığı izleniyor. Başkan Trump’ın çevresindeki isimlerin (bunlar arasında Dışişleri Bakanı, Savunma Bakanı ve Milli Güvenlik Danışmanı da var) sıkla değişmesi de Vaşington’daki havaya istikrarsız bir görüntü kazandıran diğer bir husus olarak ortaya çıkıyor.

Vaşington’daki bütün bu olumsuzluklara rağmen Başkan Trump’ın oy tabanını kaybetmediği, muhafazakar-evanjalist tabanın hala Trump’ı desteklemeye devam ettiği, bu nedenle Trump’ın Cumhuriyetçi Parti üzerindeki etsinin de sürdüğü, Trump’ın Cumhuriyetçi Partinin Kongre’deki liderlik kadrosu üzerindeki kontrolünün de kaybolmadığı üzerinde durulan diğer bir husus. Bu durumda Trump’ın 2020 Başkanlık seçimlerini de kazanabileceğine, Trump’ın ABD seçmeninin bir bölümü üzerinde yarattığı etkinin (ve siyasi çekiciliğin) kesinlikle göz ardı edilmemesi gerektiğine işaret ediliyor.

Yazının devamı...

İki güven oylaması

22 Ocak 2019

Yunanistan’da güven oylamasına giden gelişmeler hükümetin “küçük” ortağı Bağımsız Yunanlılar Partisinin (ANEL) hükümetten ayrılmasıyla başladı ve böylece Başbakan Çipras’ın partisi SYRIZA ile ANEL’ in oluşturduğu hükümet parlamentodaki çoğunluğunu kaybetti. Bunun üzerine Başbakan Çipras güven oylaması istemek zorunda kaldı.

Başbakan Çipras’ın “ortanın solu” SYRIZA Partisi’nin 300 koltuklu Yunanistan Parlamentosu’nda 145 milletvekili var. Hükümet kurabilmek için 6 milletvekiline daha ihtiyacı olan SYRIZA geçen haftaya kadar “ortanın sağında” yer alan ANEL ile bir koalisyon oluşturmuştu. Geçen hafta bu koalisyon bozuldu ve güven oylaması zorunlu hale geldi.

Başbakan Çipras’ın hükümeti güven oylamasını ANEL ’den 5, diğer “küçük” bir partiden (POTAMİ) 1 milletvekilinin (partilerinden farklı bir şekilde) olumlu oy kullanmaları sonucu kazanabildi. Güven oylamasının sadece 1 oy farkla alınabilmesi Başbakan Çipras’ın içinde bulunduğu zor durumu esasında ortaya koyan bir işaret.  

Geçen haftaya kadar Yunanistan Hükümeti içinde yer alan ANEL’ in Yunanistan Parlamentosu’nda 11 milletvekili var. Partinin Başkanı Panos Kammenos. Geçen haftaya kadar Savunma Bakanlığı görevini yürüten Kammenos Türkiye’de Türkiye aleyhtarı, Ege Denizi’nde “kışkırtıcı” davranışlarıyla tanınıyor. Kısa bir süre önce Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Kammenos’u “şımarık çocuk” olarak nitelendirmiş ve bu kişinin davranışlarının kontrol altına alınması gerektiğini, yoksa Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkilerin olumsuz bir şekilde etkilenebileceğini vurgulamıştı.

Yunanistan’da hükümetle ilgili son gelişmelere ve Kammenos’un partisi ANEL’i hükümetten çekmesine sebep olan konu ise Türkiye ile ilişkili değil. Kammenos hükümetten Başbakan Çipras’ın (Yunanistan’ın diğer bir komşusu) Makedonya ile ilişkilerdeki “tavizkar” tutumunu gerekçe göstererek ayrıldı. Bu yaz ortalarında Başbakan Çipras’ın uzun müzakerelerden sonra Makedonya ile imzaladığı “İsim Anlaşması” iki ülkede de (şiddetli) iç siyasi çekişmelere ve tartışmalara neden oluyor.

Makedonya “isim sorunu” 27 yıldan beri sürüyor. Makedonya, Yugoslavya Federasyonu’nun 1990 yılında dağılmasından sonra 1991 yılında kurulan yeni bir devlet. Ama güneydeki komşusu Yunanistan’la kurulduğu andan bu yana Dünya’yı zaman zaman “şaşkınlık” içinde bırakan bir “isim sorunu” yaşıyor. Yunanistan kuzey komşusunun “Makedonya” ismini kullanmasını istemiyor.

Yunanistan’a göre “Makedonya” ismi eski Yunan tarihine ait ve ayrı bir Makedon ulusu yok. Yunanistan Selanik ve çevresini Makedonya olarak adlandırıyor ve “başka” bir Makedonya görmek istemiyor. Yunanistan’a göre kuzey komşusunun “Makedonya” ismini kullanması eski Yunan tarihine yönelik açık bir “hırsızlık”. Makedonya’nın Büyük İskender’in “mirasına” sahip çıkması Yunanistan’ın “ciddi” itirazlarına neden oluyor ve Atina Makedonya’nın (uluslararası alanda) izole edilmesi için elinden geleni yapıyor. Buna rağmen çok sayıda ülke yeni devleti “Makedonya” ismiyle tanımış durumda.

Yunanistan’ın Makedonya ismine itirazının arka planında toprak konusu olduğu anlaşılıyor. Atina’nın ilerde Makedonya Cumhuriyeti’nin bugün Yunanistan içinde bulunan ve Makedonya olarak isimlendirilen topraklara yönelik hak iddialarından çekindiği ortaya çıkıyor. Bugün için ise konunun tarihi boyutu ön plana çıkıyor, Büyük İskender’in ve tarihi Makedonya İmparatorluğu’nun mirasının kime ait olduğu konusu üzerinden iki ülke arasında “ciddi” bir tartışma ve çekişme yaşanıyor.

Yazının devamı...

Trump üçüncü yılında

17 Ocak 2019

ABD Başkanı Trump’ın seçim kampanyasında yer alan kişilere karşı, Başkanlık seçimi sırasında Rusya ile işbirliği yapıp yapmadıkları konusunda Kongre içinde ve dışında açılan soruşturmalar halen devam ediyor. Bu soruşturmaların nereye gideceği ve Başkan Trump’a kadar uzanıp uzanmayacağı belli değil. Ama bu soruşturmaların Başkan Trump için oldukça rahatsız edici olduğu açık. Rusya’nın 2016 Kasım Başkanlık seçimlerine müdahale ettiği veya etmeye çalıştığı konusundaki inanç ise ABD’de oldukça yaygın.

Bu soruşturmalar Başkan Trump ve çevresi için rahatsız edici bir şekilde devam ederken hafta başında etkili bir ABD gazetesinde çıkan bir iddia Vaşington’u daha da karıştırmışa benziyor. Gazetenin bu iddiasına göre Başkan Trump ABD’de federal düzeyde iç güvenliği sağlayan FBI Direktörü James Comey’i geçen yıl görevinden almadan önce, FBI Trump’in Rusya için çalışıp çalışmadığı (veya Trump’ın çalışmalarının Rusya’nın işine yarayıp yaramadığı) konusunda bir soruşturma açmak üzereydi. Bu iddianın ortaya atılması bile Vaşington’da neler olduğunu ve kutuplaşmayı açık bir şekilde ortaya koyuyor.

Önde gelen diğer bir Amerikan gazetesi Başkan Trump’ın Rusya Devlet Başkanı Putin’le yaptığı görüşmelerin zabıtlarının olmadığını, tercümanın aldığı notların bile daha sonra imha edildiğini ileri süren bir haber yayınlamış bulunuyor. Amerikan basınında Trump’ın Putin’le yaptığı görüşmelerde neler konuşulduğu ve Trump’ın bu görüşmelerin içeriğini niye gizli tuttuğu soruşturuluyor, iddialar ortaya konuluyor.

Bir ABD Başkanı’nın (şu anda iddia olarak ortaya atılsa bile) Rusya için (yabancı bir ülke için) çalışmakla suçlanması tüm ABD tarihinde benzeri görülmemiş, karşılaşılmamış bir durum. Başkan Trump seçim kampanyasının Başkanlık seçimlerini etkilemek yönünde Rusya ile işbirliği yaptığı yönündeki suçlamalar gibi, kendisinin Rusya için çalıştığı konusundaki iddiaları da şiddetle reddediyor. Bu aşamada FBI’ın Başkan Trump için geçen sene içinde bir soruşturma açmaya çalıştığı yönündeki haber daha doğrulanmış değil. Ama bütün bu soruşturmalar, heberler ve iddialar Başkan Trump’ı kendini müdafaa etmeye zorlamış ve adeta köşeye sıkıştırmış gibi görülüyor. Konuya dış politika açısından bakıldığında ABD-Rusya ilişkileri ve Trump-Putin ilişkilerinin de bütün bu soruşturma ve iddialardan olumsuz şekilde etkilendiği açık.

Trump iktidara geldiğinden bu yana ABD’nin iki komşusu Kanada ve Meksika ile ilişkileri de bir türlü düzene girmiyor. Başkan Trump’ın Kanada ve Meksika ile imzaladığı yeni ticaret anlaşması da (USMCA) Kongre tarafından onaylanmadığı için henüz yürürlüğe girmiş değil. Başkan Trump’ın Kanada Başbakanı Justin Trudeau ile ilişkilerinin hiç de iyi olmadığı biliniyor. ABD-Meksika sınırına duvar inşası hususu, Vaşington’un güney komşusu ile ilişkilerini etkilediği gibi,  ABD içinde çok bölücü ve tartışmalı bir iç politika konusu haline gelmiş durumda.

ABD-Meksika sınırına duvar inşası Başkan Trump’ın Başkanlık seçim kampanyası sırasından beri en fazla ön plana çıkarttığı (ve işlediği)  bir konu. Trump bu duvarın İspanyolca konuşan güney komşularından ABD’ye düzensiz sığınmacı akınını önlemek için gerekli olduğunu, duvarın ABD-Meksika sınırının güvenliğini sağlayacağını, uyuşturucu madde girişini engelleyeceğini savunuyor. Duvar konusu ABD içinde Trump yönetimi ile Trump’a karşı çıkanlar arasında en önemli tartışma alanı haline gelmiş durumda.

Kongre’nin Başkan Trump’ın duvar inşası için bu yıl istediği 5,7 milyar doları sağlamaması nedeniyle ABD’de bütçe çıkartılamıyor ve üç haftayı aşkın bir süreden beri ABD’de kısmı olarak hükümet hizmetleri verilemiyor. Bunun ABD’de yaşanan en uzun kısmı hükümet kapanma krizi olduğuna işaret ediliyor. Bütçe olmaması sebebiyle bazı federal faaliyetler yerine getirilemiyor ve 800 bin kadar federal memur maaşlarını alamıyor. Federal hükümetteki kısmı kapanmanın daha ne kadar devam edeceği henüz belli değil.

Başkan Trump’ın Duvar inşası için para istemesine Kongre’den ciddi bir direniş var. Kongre’deki (muhalefetteki) Demokrat Parti liderliği ABD-Meksika sınırına bir duvar inşasına gerek olmadığını, konunun Başkan Trump tarafından iç politika nedenleriyle istismar edildiğini savunuyor ve duvar yapımı için para ayırmayı reddediyor. Kongrenin çıkarttığı bütçeler ise Başkan Trump tarafından onaylanmıyor ve federal hükümetin kısmı kapanması krizi devam ediyor. Başkan Trump konuyu şimdiye kadar “milli acil durum” ilan ederek halletme yoluna da gitmedi. Bu yola gitmesi halinde Demokrat Parti’nin Trump’ın kararını yargı yoluna taşıyarak engellemeye çalışacağına kesin gözüyle bakılıyor.

Yazının devamı...

ABD ve Orta Doğu

15 Ocak 2019

ABD Dışişleri Bakanı Orta Doğu ziyaretine Ürdün’den başladı. Oradan Irak’a geçti. Irak’taki ABD askerlerini ziyaret etti; Irak Cumhurbaşkanı, Başbakanı ve Dışişleri Bakanı ile görüştü. Pompeo daha sonra Mısır’ı, Bahreyn’i, Birleşik Arap Emirlikleri’ni, Katar’ı, Suudi Arabistan’ı ziyaret etti. Pompeo’nun Arap başkentleri turunun son iki durağı ise Umman ve Kuveyt olacak. Dışişleri Bakanı Pompeo Kahire’de bulunduğu sırada Başkan Trump döneminde ABD’nin Orta Doğu politikası üzerine bir konuşma yaptı, Vaşington’un bölgedeki önceliklerini açıkladı.

Dışişleri Bakanı Pompeo’nun Orta Doğu ziyaretinin esas amacının bölge Arap rejimlerini (Suriye’den çekilme kararından sonra) ABD’nin bölgeye olan uzun dönemli taahhüdü, DEAŞ’la mücadeleye devam konusundaki kararlılığı konusunda ikna etmek olduğu ifade ediliyor. Pompeo’nun yaptığı konuşmalarda da ABD’nin Orta Doğu bölgesine uzun dönemli ilgisi konusunda (Vaşington’a yakın) Arap rejimlerini ikna etmeye özen gösterdiği izlendi.

Pompeo’nun Arap başkentindeki konuşmalarında Vaşington’un hedefinde İran olduğu açıktı. Basınında Pompeo’nun Kahire konuşmasında İran adının 25 kere geçtiğine işaret edildi. Vaşington’un Arap ülkelerini İran tehdidi karşısında birleşmeye çalıştığı anlaşılıyor. Vaşington tarafından ortaya atılan Orta Doğu Stratejik İttifakı fikrinin arkasında Mısır ve Ürdün’ü Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri ile Tahran rejimine karşı birleştirme fikri var. Katar dışındaki KİK ülkeleri (Suudi Arabistan, Umman, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn) İran “tehdidi” konusunda zaten Vaşington’a bakıyorlar. Pompeo’nun Orta Doğu ziyareti sırasında Orta Doğu Stratejik İttifakı (MESA) konusunun görüşmelerde masada olduğu ortaya çıkıyor.

Arap NATO’su olarak da taktim edilen MESA konusunda ciddi kaygılar da var. MESA’nın İslam Dünyasını daha da bölmeyi amaçladığı vurgulanıyor. MESA’nın gerçekleşmesi konusunda Suudi Arabistan ile müttefikleri ve Katar arasındaki sorunların ciddi bir engel oluşturduğu da ifade ediliyor. İran’ın MESA’ya en fazla tepki gösterecek ülke olduğu açık. Rusya ise MESA konusunda henüz açık bir muhalefet ortaya koymuş değil. Ama nereden bakarsanız bakın MESA akla Orta Doğu’da “Soğuk Savaş” dönemindeki gelişmeleri çağrıştırıyor.

Pompeo’nun Kahire konuşmasına açık tepki (beklendiği gibi) İran’dan geldi. İran Dışişleri Bakanı Zarif Orta Doğu’daki sorunların temelinde ABD politikalarının bulunduğunu, ABD’nin Orta Doğu’da girdiği her yerde “kaos” ve “kırgınlık” yarattığını açıkladı.  

Her ne kadar Kahire’de yaptığı konuşmada Filistin sorununa hemen hiç değinmese de, ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun Arap başkentlerini kapsayan Orta Doğu turunun bir amacını da Vaşington’un Filistin sorununu çözmek amacıyla hazırladığı planı Arap ülkelerine “satmak” olarak görenler var. Vaşington bu planı “Asrın Çözümü” olarak nitelendiriyor. Plan henüz açıklanmış değil. Ama planın Başbakan Netanyahu’nun görüşleri doğrultusunda hazırlandığı anlaşılıyor. Filistinliler planı kabul etmeyeceklerini ve Trump Yönetimi döneminde ABD’nin Filistin sorunu konusundaki “inanılır, dürüst arabulucu” rolünü kaybettiğini zaten açıklamış durumdalar.

Vaşington’un Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan gibi Arap ülkelerinden Filistin yönetimini zorlamalarını ve Filistin Yönetimi’ne planı kabul ettirmelerini beklediği ortaya çıkıyor. Pompeo’nun  “Çözüm planını” Kahire, Amman ve Riyad gibi başkentlerde ne ölçüde masaya getirdiği henüz açık değil. Ama Pompeo’nun Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki yakınlaşmayı daha da ileri götürmeye çalıştığı izleniyor.

Başbakan Netanyahu’nun kısa bir süre önce Umman’ın başkenti Muskat’a yaptığı “sürpriz” ziyaretin arkasında Vaşington’un olduğu zaten biliniyor. Vaşington’un yeni “sürprizler” için çalıştığı yönünde işaretler ortaya çıkmış durumda. Önde gelen bir Amerikan gazetesinde Başbakan Netanyahu’nun Riyad’a da “sürpriz” bir ziyaret yapabileceği bile yazılabiliyor. Bunun Suudi Arabistan’da Suudi halkında doğuracağı tepki açık. Ama ABD’deki bazı çevrelerin Kaşıkçı cinayetinin Suudi Arabistan rejimi üzerinde yarattığı  (ABD Kongresi tarafından arttırılan) baskıyı kullandıkları ve rejimi daha da İsrail’e itmeye çalıştıkları da düşünülemeyecek bir şey değil.

Yazının devamı...

Önemli ikili ziyaretler

10 Ocak 2019

Bunlar arasında en ilgi çekenlerden birisi Ukrayna Cumhurbaşkanı Poroşenko’nun İstanbul’a yaptığı ziyaret oldu. Cumhurbaşkanı Poroşenko kısa bir süre içinde 3. kez Türkiye’deydi.  İstanbul’da bulunduğu sırada Fener Patrikhanesi’nde düzenlenen Ortodoks yeni yıl kutlama ayinine katıldı,   Ukrayna Kilisesi’nin “bağımsızlık” belgesini Patrik Bartholomeos’dan aldı.

Ukrayna Ortodoks Kilisesi’nin Moskova Ortodoks Patrikhanesi’nden ayrılarak bağımsız bir statü kazanması süreci 2018 yılı yaz aylarından bu yana devam ediyor ve Dünya’nın ilgisini çekiyor. Ortadoks Kilisesi içinde yaşananlar son 100 yılın en önemli dini ayrışması olarak nitelendiriliyor. Cumhurbaşkanı Poroşenko’ya göre Ukrayna Kilisesi’nin Moskova Patrikhanesinden ayrılması Ukrayna’nın (Rusya’dan) bağımsızlığını tamamlayıcı bir gelişme.

Ancak Ukrayna’da herkes durumu bu şekilde görmüyor. Hala Moskova Patrikhanesi ile bağlarını devam ettiren Kiliseler var. Rusya yönetimi ile Moskova Patrikhanesi’nin gelişmelerden memnun olmadığı da açık olarak ortada. Moskova durumu Cumhurbaşkanı Poroşenko’nun 31 Mart 2019 tarihinde yapılması planlanan Ukrayna Cumhurbaşkanlığı seçimini tekrar kazanmak için “tezgahladığı” siyasi bir oyun olarak görüyor.

Ukrayna Kilisesi’nin “bağımsızlığını” tanıyan “Otosefali” belgesinin İstanbul Fener Ortodoks Patrikhanesi tarafından hazırlanması nedeniyle konunun Dünya’daki iki büyük Ortodoks Kilisesi arasındaki ilişkileri de ilgilendiren bir yönü var. Hıristiyan Ortodoks Dünyası’nda İstanbul Patrikhanesi “eşitler arasında birinci” sayılıyor, ruhani üstünlüğü diğer Ortodoks Kiliseleri tarafından da kabul ediliyor. İstanbul ve Moskova Ortodoks Patrikhaneleri arasındaki tarihi rekabet ve husumet ise gayet iyi biliniyor.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra İstanbul ve Moskova Patrikhaneleri arasında ilişkilerin “normalleştirilmesi” için özel bir gayret gösterildiği, Patrik Bartholomeos ile Patrik Kiril’in zaman zaman bir araya geldikleri ve iki Patrikhane arası “ilişkileri” görüştükleri hatırlanıyor. Moskova Patrikhanesinin Ukrayna Kilisesi’nin bağımsızlığını tanıyan İstanbul Patrikhanesi ile ilişkilerini tamamen keseceğini açıklaması (Ortodoks Dünyası’nın ruhani liderliğine soyunan) iki Patrikhane arasındaki husumetin geri dönmesi anlamına geliyor.

Moskova Patrikhanesi’nin gelişmelere tepkisi o kadar büyük ki, Moskova, İstanbul Patrikhanesi’ni Cumhurbaşkanı Poroşenko’dan büyük bir para almakla bile suçluyor. Patrik Bartholomeos bu suçlamaları geçen Pazar günü yapılan dini ayinde reddetti ve Cumhurbaşkanı Poroşenko’nun İstanbul Patrikhanesi’ne sadece çikolata verdiğini şaka olarak dile getirdi.

İstanbul ve Moskova Patrikhaneleri arasındaki rekabet ABD ve Rusya ile AB ve Rusya ilişkileri açısından da önemli. Dünya’da 300 milyonun üzerinde Ortodoks Hıristiyan’ın yaşadığı biliniyor. Vaşington başından beri İstanbul Ortodoks Patrikhanesi’nin “ekümeniklik” iddiasını desteklemektedir. Bu İstanbul Ortodoks Patrikhanesi’nin “evrensel” olma iddiasıyla alakalı bir durumdur. Ukrayna Kilisesi’nin bağımsızlığıyla ilgili süren gelişmeler Ortodoks Dünyası içindeki bölünmeler yanında, İstanbul ve Moskova Patrikhanelerinin (Ortodoks Dünyası içinde) oynamak istedikleri rolü göstermesi bakımından da dikkat çekicidir.

Cumhurbaşkanı Poroşenko İstanbul’da bulunduğu sırada Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmüştür. Giderek bozulan Ukrayna-Rusya ilişkileri ile Karadeniz’de artan gerginliğin Türk dış politikası için önemli bir sorun yarattığı açıktır. Türkiye, Rusya’nın Kırım’ı ilhakını tanımamıştır. Kırım nüfusunun % 12 kadarını Tatarlar oluşturmaktadır. Tatarlar üzerindeki baskının arttığı yönündeki haberler Türkiye’de tedirginlik yaratmaktadır.

Yazının devamı...

2018 yılında uluslararası ilişkiler

8 Ocak 2019

Geçen yıla baktığımızda en dikkat çekici olay Başkan Trump iktidara geldikten sonra ABD dış politikasında meydana gelen değişimdir. Başkan Trump’ın “Amerika İlk” olarak açıkladığı ideolojik yaklaşım temelinde ABD dış politikasında ciddi değişim 2018 yılında uluslararası sistemi etkileyen bir şekil almaya başlamıştır.

ABD-Çin ilişkilerindeki gerginliğin hızla büyüdüğü ve iki ülke arasında bütün Dünya’yı etkileyebilecek bir “ticaret savaşı” dönemine girilmekte olduğu izlenmektedir. Başkan Trump’ın Çin’i ABD’nin Dünya’daki en büyük rakibi olarak gördüğü ortaya çıkmaktadır. Çin halen ABD’den sonra Dünya’daki 2. büyük ekonomidir. Tahminler Çin’in yakın bir zamanda Dünya’daki en büyük ekonomi olarak ABD’nin önüne geçeceğini göstermektedir.

ABD-Çin ilişkilerindeki sorunlar sadece ekonomik rekabet ve ticaret alanında değildir. Çin’in Dünya’daki en büyük askeri güç durumuna gelmek istemesinin Vaşington’u rahatsız ettiği açıktır. Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki adalara sahip çıkması, hatta burada suni adalar yaratarak bölgedeki hakimiyetini genişletmek istemesinin (Filipinler ve Vietnam başka olmak üzere) bölge ülkeleri kadar ABD’yi de rahatsız ettiği izlenmektedir. Bölgedeki güçlü ABD donanmasının sıklıkla Çin’in egemenlik iddialarını reddetmek için Güney Çin Denizi’nde varlık gösterdiği; Çin ve ABD savaş gemileri arasında gerginlik yaşandığı bilinmektedir.     

Vaşington-Pekin ilişkilerindeki gelişmeler bütün Dünya’yı ve uluslararası sistemi öncelikli olarak ilgilendirse de, ABD’nin dış politikasında en dikkat çekici değişim ABD-Avrupa Birliği ilişkilerinde ortaya çıkmıştır. Başkan Trump’ın Almanya-Fransa ekseni çevresinde birleşen Avrupa Birliğini de (Çin kadar) ABD’nin Dünya’daki hakimiyeti için ciddi bir rakip olarak gördüğünün 2018 yılı içinde ortaya çıkması bir çok kişiyi şaşırtmıştır.

Vaşington-AB ilişkilerinde ilk ciddi ayrışma Haziran ayında Kanada’da yapılan G-7 Zirvesinde patlak vermiş; Dünya’daki en zengin 7 Batı ülkesini bir araya getiren G-7 toplantısı sonucunda (çıkan görüş ayrılıkları nedeniyle) ortak bir sonuç bildirisi bile yayınlamak mümkün olmamıştır. ABD ile AB’nin başta gelen ülkeleri arasındaki ayrışmalar Temmuz ayında Brüksel’de yapılan NATO Zirvesi’nde de sürmüş; Başkan Trump ile Almanya Başbakanı Merkel arasındaki gerginlik Dünya kamuoyunun da dikkatini çekecek ölçülere çıkmıştır. Başkan Trump Avrupa’nın NATO’ya olan mali katkısını arttırmasını isteyen, AB’nin ABD’yi istismar eden ticari uygulamalarını eleştiren söylemlerini devam ettirmiştir.

ABD ile AB arasında küresel ısınma ve iklim değişikliği konularındaki görüş ayrılıkları Başkan Trump’ın ABD’yi Paris İklim Değişikliği Anlaşması’ndan çekmesinden sonra bütün açıklığıyla ortaya çıkmış; ABD Polonya’da yapılan İklim Değişikliği Konferansı’na (GOP 24) katılmamıştır. Trump Yönetimi ile Brüksel (AB) arasında düzensiz göç konusunda da ciddi görüş ayrılıkları bulunduğu izlenmiş; Trump yönetimi (bağlayıcılığı olmamasına rağmen) BM Düzensiz Göç Anlaşması’nın imzaya açılması için toplanan Marakeş (Fas) Konferansına da katılmamış; (AB’nin teşvikiyle BM tarafından hazırlanan) Anlaşmayı da imzalamamıştır.

Vaşington-Brüksel arasında bir anlaşmazlık konusu da Trump yönetiminin ABD’yi İran Nükleer Anlaşması’ndan 2018 yılı Mayıs ayında çekmesiyle ortaya çıkmıştır. AB, İran Nükleer Anlaşması’nı İran’ın nükleer silah üretmesinin engellenmesi konusunda varılabilecek en iyi sonuç olarak görürken, Başkan Trump Anlaşma’nın İran’a gereksiz yere birçok taviz verdiğini, İran’ın nükleer teknolojide çalışmalarını sürdürmesi ve füze teknolojisini geliştirmesini engellemediğini, İran’ın bölgesinde giriştiği “yıkıcı” eylemleri de görmemezlikten geldiğini savunmaktadır.

Başkan Trump, ABD’yi İran Nükleer Anlaşması’ndan çektikten sonra, Tahran’a karşı 2018 yılı içinde (2 aşamada yürürlüğe giren) çok kapsamlı yeni bir “yaptırımlar rejimi” uygulamaya başlamıştır. AB yetkilileri ve AB’nin önde gelen ülkeleri Vaşington’un bu yaptırımlarıyla kendilerini bağlı görmediklerini ve İran Nükleer Anlaşması’na bağlı kalacaklarını açıklamalarına rağmen, Avrupalı büyük firmaların ABD baskısına boyun eğdikleri görülmektedir. ABD yaptırımlar rejiminin İran’la işbirliği yapacak firmalara da yaptırım öngörmesi sonucu Avrupalı büyük firmaların tamamı İran’dan çekilmişler ve İran’la ekonomik ilişkilerini kesmişlerdir.

Yazının devamı...

2018 yılında Türk dış politikası (2)

3 Ocak 2019

Akdeniz gibi Karadeniz de Türkiye için önem taşımaktadır. Rusya-Ukrayna ilişkilerindeki gelişmeler Türkiye’nin Karadeniz’deki gelişmeleri de dikkatle izlemesini zorunlu kılmıştır. 2018 yılında Rusya-Ukrayna ilişkileri daha da gerginleşmiş, 2018 Azak Denizi üzerinden Moskova ile Kiev arasında yaşanan bir gerginlikle kapanmıştır. 2019 yılında Ukrayna’da Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapılacak olması Moskova-Kiev ilişkilerinin daha da gerginleşmesi tehlikesini arttırmaktadır. Karadeniz’de dengelerde meydana gelebilecek her türlü gelişme Ankara’yı doğrudan ilgilendirmektedir.

Karadeniz’de Türkiye’nin iyi ilişkiler devam ettirdiği iki komşu arasındaki gerginlikte olabilecek yeni tırmanmalar Ankara için rahatsızlık vericidir. Ancak, Ankara’dan bakıldığında, Karadeniz’deki sorun Rusya ile Ukrayna arasındaki gelişmeler, Rusya’nın Kırım’ı ilhakı ve Ukrayna’daki ayrılıkçı savaşı desteklemesi değildir. Avrupa Birliği (AB) ve NATO’nun Rusya ve Ukrayna sorununa artan ölçülerde karışması ihtimali Türkiye için daha da tedirginlik vericidir.

Karadeniz’de bir NATO-Rusya gerginliği, Montrö Anlaşmasının tartışılmaya açılması Ankara’nın istemediği hususlardır. Gürcistan ve Ukrayna sorunları Karadeniz’deki dengeleri zorlayıcı yönde gelişme özellikleri taşımaktadır. Bugün Karadeniz’e kıyıdaş olan ülkelerden Bulgaristan ve Romanya da hem NATO hem de AB üyesidir. NATO’nun Karadeniz’de daimi bir deniz gücü oluşturmak istemesi Karadeniz’de yeni ve ciddi sorunlara yol açabilecek gelişmeleri başlatabilecektir. Son Azak krizi sırasında NATO ve AB’nin Ukrayna-Rusya krizine doğrudan karışma yönündeki (Ukrayna’dan gelen) çağrılara olumlu yaklaşmamaları dikkat çekici ve Ankara için oldukça rahatlatıcıdır. 

Ankara’nın 2019 yılında Suriye’deki gelişmeler kadar Irak’la da ilgilenmesi gerekecektir. Başkan Trump’ın Noel vesilesiyle Irak’taki ABD askerlerine yaptığı ziyaretin Irak’ta yeni tartışmalara neden olduğu izlenmiştir. Trump’ın Irak’a yaptığı kısa ziyaret sırasında Irak Başbakanı Adil Abdulmehdi ile (yüzyüze) görüşmemesi dikkatleri çekmiş, çeşitli yorumlara neden olmuştur. Irak, ABD ile İran arasında bölgedeki rekabetin en yoğun olduğu düşünülen ülkedir. Başkan Trump,  Suriye’den çekilme kararının hemen arkasından gelen Irak (Irak’taki Amerikan askerlerini)  ziyareti sırasında, ABD’nin Irak’tan çekilmeyeceğini açıklamıştır.

Türkiye açısından önemli bir ekonomik ortak olan Irak, PKK ile mücadele açısından da büyük önem taşımaktadır. 2019’da Ankara’ya yapılacak ilk üst düzey resmi ziyaretlerden birinin Irak’tan gelecek olması ilgi çekicidir. Irak Cumhurbaşkanı Bahram Salih yeni yılın ilk haftasında Türkiye’ye resmi bir ziyaret gerçekleştirecektir. Ankara’ya 2018’in Cumhurbaşkanı düzeyinde son ziyaretinin İran’dan yapılmış olması çerçevesinde bu ziyaretin de ilgi çekmesi beklenmektedir.

Irak 1970’lerden bu yana Türkiye için önemli bir ekonomik ortak durumuna gelmiştir. Irak, uzun bir dönemden beri, Türkiye’nin dış ticaretinde ilk beş ülke arasına girmektedir. 2018 yılında da durum böyledir. 2018 yılı yaz aylarında Türkiye’nin Irak içinde Kandil’in kuzey bölgelerinde (Hakurk’ta) düzenlediği kara operasyonu, Aralık ayında Sincar ve Karacak Dağı’na düzenlenen yoğun hava operasyonu Türkiye’nin Irak’ta PKK ile mücadeledeki kararlılığını açıkça ortaya koymaktadır.

Irak’ta 2018 yılı içinde yapılan seçimler sonucu yeni bir Başbakan bulunmaktadır. Başbakan Abdulmehdi hem İran’a hem de ABD’ye yakın olarak bilinmektedir.  2019 yılı içinde Türkiye, Irak’ta merkezi yönetimle ilişkilerini geliştirmek yanında, Kürt Özerk Yönetimi’yle ilişkilerinde de düzenlemelere gitmek durumundadır. Ankara-Erbil ilişkilerinde, Barzani’nin bağımsızlık referandumunda ısrarından bu yana, süren soğukluk hala devam etmektedir. Ankara-Bağdat kadar Ankara-Erbil ilişkilerinin de yeni bir temel üzerinde yapılanması önem taşımaktadır.           

İran’la ilişkiler Ankara için 2018’de önemini arttırarak sürdüren diğer bir konu olmuştur. Vaşington-Tahran ilişkilerindeki hızlı bozulmanın Ankara tarafından 2019 içinde de yakından takip edilmesi gerekecektir. Başkan Trump seçim kampanyası sırasında başlattığı İran karşıtı söylemlerini 2018 yılında, iktidara geldikten 1,5 yıl kadar sonra uygulamaya geçirmiş, ABD’yi İran Nükleer Anlaşması’ndan çekmiş, ABD İran’a yeniden geniş bir yaptırımlar rejimi uygulamaya başlamıştır. Türkiye’nin Vaşington tarafından bu yaptırımlar rejiminden muaf tutulan az sayıdaki ülke içinde tutulması her ne kadar şimdilik Ankara’yı bir ölçüde rahatlattı ise de, İran’ı izole etmek  (hatta mevcut rejimi değiştirmek) için başlatıldığı anlaşılan politikaların yakından izlenmesi gereği devam etmektedir.

Oğuz Çelikkol 2019

Oğuz Çelikkol 2019

Related news

  • Makyajtelevizyonu.com
  • Zatürreye Ne İyi Gelir: Zatürreye İyi Gelen Gıdalar
  • Yakadan Başlamalı Bebek Hırkası Yapımı
  • Nişan Elbise Modelleri 2019
  • Bir Zamanlar Çukurova Züleyha’nın Bebeği Ölecek mi Yaşayacak mı

  • Oğuz Çelikkol

    Oğuz Çelikkol


    Oğuz Çelikkol

    Oğuz Çelikkol

    Oğuz Çelikkol

    Oğuz Çelikkol

    Oğuz Çelikkol

    Oğuz Çelikkol

    Oğuz Çelikkol

    Oğuz Çelikkol

    Oğuz Çelikkol

    Oğuz Çelikkol

    Oğuz Çelikkol